17 Mart 2013 Pazar

Ekvator - Guayaqil


Ekvator ve Galapagos adalarına gidebilmek için Cusco’dan sabah erken uçmak için havaalanına gittim. Çok sevdiğim Cusco’da bu kadar kısa kalmış olmak üzücü. Belki bir daha gelirim. Havaalanında checkin işlemlerinden sonra bir polis yanıma gelip aramaya yapacağını söyledi. Türk pasaportu Latin Amerika’da her zaman polislerin yoğun ilgisi ile karşılaşıyor. Beni alıp ayrı bir odaya götürdüler. Bir lego mahareti ile hazırladığım bütün bavulu boşaltıp her şeyi didiklediler. Üstümü aradılar ve bir dizi soru sorup en sonunda bu heriften kurye murye olmaz deyip beni tekrar checkin bölümüne götürdüler.




Ekvator’un İstanbul’u olan Guayaqil şehrine vardığımda da aynı işlemi bu sefer buradaki gümrük polisleri tekrarladı. Arada da bana futbol sever misin diyor. Türkiye ile ilgili takımları falan biliyor sanırım. Neyse burada da bavul bir kere daha darmadağınık olduktan sonra havaalanından çıktım. Sıcak tropik nemli hava yüzüme çarptı. Cusco’da soğuktan 10 dereceden bir anda 35 dereceye gelmiş oldum. Taksiye bindim otele geldim. Burada Amerikan doları ulusal para birimi. Taksi sadece 5 dolar tuttu. Kimse taksilerin niye bu kadar ucuz olduğunu bilemiyor. Hiç kurcalamadım tabi ki.
Daha önceden planladığımız gibi New York’tan bir arkadaşımın arkadaşı bir şeyler içmek ve şehir turu atmak üzere otelden aldı. New York’taki Ekvatorlu arkadaş buradaki arkadaşlarını arayıp Türkiye’den biri gelecek ona iyi davranın falan dedi ve büyük ihtimalle kabak da buna patladı.

Buranın kordon boyunda biraz dolaştık. Tam ne yapsak acaba derken buranın tropik yağmuruna tutulduk. Arabaya atlayııp yemeğe gidelim bari dedik. Hayatımızın hatasını yaptık. Şehir bir anda sel bastı, trafik haşat oldu. Trafikte 2 saat geçirdik. En sonunda restorana ulaştık Arabadan restorana kadar sadece kaldırım boyu yürümemize karşın sırılsıklam olup içeri girdik. Çeşitli deniz ürünleri yedik hepsi de çok güzeldi. Ama sonradan etkileri ağır olacakmış nereden bilebilirdim. 






Restorandan sonra oranın barlar sokağında bir yerde bir şeyler içtik ama ben bu arada klimalardan ve uykudan gebermek üzereyim. Kendimi otele dar attım. Sanırım bir kaç saat uyuduktan sonra garip bir mide ağrısıyla uyandım. Sonra sabaha kadar ne yediysem çıkardım. Bu deniz ürünleri bana yaramıyor anlaşılan.

Sabah uçakla Galapagos adalarına uçacağım. Galapagos adalarında dalmak da dalgıçların hayallerini süsler. Bu gezi benim için hayal dünyasının yere konması gibi bir şey oldu.






16 Mart 2013 Cumartesi

Machu Picchu (Bu yazıdan önce bir önceki yazıyı okumak gerekli)



Aguas Calienteden küçük otobüslere atladık. Pencere kenarında hem dışarıyı seyrediyorum hem de beni buraya ne getirdi biraz bunları düşünüyorum. Düşüncelerimi dışarıdaki muhteşem manzara zaman zaman bozuyor (aslında interrupt diycem ama Türkçesi gelmiyor aklıma bir türlü).

Her şey bir birine bağlı diye düşünürüz. Her şeyin bir nedeni var. Çok istersen olurmuş. Evrene gönderdim oldu deriz. Bugün buraya gelirken olanların aslında bir nedeni olmadığını anladım. Yani yüzümün şişmesi ya da yağmur yağması, fark ettiğimiz ya da fark etmediğimiz aksiliklerin aslında hiçbir bağlantısı ve etkisi yok. Hepsi kendi başına olaylar. Onları kafamızda biz birleştirip bir anlam uydurmaya çalışıyoruz. Daha çok bildiğimiz bir dünya haline getirdiğimizde, neden sonuçları bildiğimizi düşündüğümüzde korkularımız azalıyor, belki de daha mutlu oluyoruz. Yüzümün şişmesinin bir anlamı yoktu. Bilmediğim bir güç oraya gitme demiyordu yani. Ama ben yıllarca buraya gelmek istemiştim. 



Şimdi bu otobüste yukarı doğru çıkarken aklıma gelenler ise biraz garipti. Bir gün önce başka inka tapınaklarına gittik. Hepsi farklı mimarileri olan sonuçta taştan yerlerdi. Güzel görüntüleri ve manzaraları vardı. Machu Picchu da bunlar gibi bir şey olacak diye düşünmeye başladım. Niye bu kadar gözümde büyüttüm. Bu kadar yolu niye teptim diye düşündükçe heyecanım gittikçe azaldı. Zaten 1100 yılında yapılmaya başlanmış ve 1400lü yıllarda terkedilmiş bir yer. Yani nispeten çok yeni. Aynı dönemde bizde Osmanlı imparatorluğu var. Her gün burayı 2500 kişi ziyaret ediyor. Yılda nerdeyse bir milyon kişi. Bu kadar kişinin gelebildiği bir yer ne kadar özel olabilir ki? Doğaüstü, ruhani ya da duygusal ne sunabilir ki diye düşünüyorum. Gittikçe ben buraya niye geldim ki fikrine daha çok yapışmaya başladım otobüsümüz yukarı doğru çıkarken.
Zirveye çıktığımızda bizi gezdirecek olan rehberi bulduk. Yine sal ilkokula sorun olmaz stayla biri. 5 dakika sonra Machu Picchu’yu göreceğim ama içimdeki duygu metrodan Taksim meydanına çıkmakla aynı gibi. Ben buraya niye geldim sorusu “beni buraya kim getirdi”ye doğru dönüşmeye başladı.
Rehberimiz bizi aldı bilet kontrolünden geçtik. Yürümeye başladık biraz ilerde Machu Picchu’nun bir bölümü görünmeye başladı. Resimlerde görüğümüz konik dağ ve yıkıntılar teraslar seçilebiliyor. Evet, haklıydım önemli bir şey yok burada. Baya taş görmeye geldim yani. O kadar soğudum bu işten. Rehberin peşinden gidiyoruz. Daracık merdivenlerden inip asıl girişe geliyoruz. Girişte küçük kulübe gibi bir şey var. Kulübenin yanında daracık bir girişten giriyoruz. Şimdi videoyu seyredin devamını sonra okuyun.



O daracık girişten geçince Machu Picchu’nun büyüleyici manzarası ile karşılaşıyorum. Bir anda beynimin bu dakikaya kadar meşgul olduğu mantıksal bölümü firar ediyor. Bütün vücudum o anda salınan endorfin, adrenalin, serotonin ve dahi oxytocin ile bulanıyor. Anlatamayacağım bir ruh hali. Gözlerim doluyor ve bir süre daha bu hal devam ediyor. O an anlıyorum beni buraya getiren hepimizin de içinde olan dürtüler ile beslenen bilinçaltımız. Hazır nöromarketing konferansında bütün bu konuları kapsamışken, şimdi canlı olarak kendi üzerimde değerlendirmiş oldum. Bir süre sonra yavaş yavaş bilinçli ben mantıksal yanımla ön plana çıktım ancak, bu duygusal durum uzunca süre devam etti.
Ne arıyorum burada ben niye geldim falan gibi sorular anlamsızmış. Burası muhteşem bir yer. Hayran olmamak mümkün değil. Herkesin buraya gelebilmesini dilerim. Buraya kadar gelirken geçirdiğim her dakikaya değdi. İnsan buradan ayrılmak istemiyor. Burada ruhani bir şeyler olduğuna inanmak isteyen insanları anlayabiliyorum. Böyle etkileyici bir yer karşısında insanlar ne yapacaklarını ne düşüneceklerini bilemiyorlar. Ama diyeyim ruhani doğaüstü bir durum yok. Gayet teknik bir şekilde nasıl yapıldığını nasıl tasarlandığını anlayabiliyorsunuz. Ama konumu ve yarattığı etkiyi anlatmak için benim edebiyat yeteneğim yetersiz.

Rehberimiz iki saat boyunca bizi gezdirdi. Bu sürede çektiğim video ve fotoğrafın sayısı yok. Dönüş treni 16:45 te kalkıyor ve benim bu yerde daha en az 1 saatim var. Gruptaki diğer tiplerin gezisine öğle yemeği de dahil olduğu için onlar ayrılıyorlar. Ben tek başıma buranın muhteşem atmosferini solumaya, rehberin göstermediği bölümlere gitmeye karar veriyorum. İyi de ediyorum. Manzaranın en güzel olduğu en yüksek yerine çıkıp kendime bir yer bulup oturuyorum. Sanırım en az 1 saat orada oturmuşumdur.
Manzaranın keyfini çıkarıp her görüntüyü burada yaşadığım her deneyimi hiç unutmamak üzere hafızama kazımaya çalışır ve bir yandan da Cusco’dan aldığım krakerleri mideme indirirken, serçe kılıklı bir kuş etrafımda dolanmaya başlıyor. 


Ben de belki o da biraz ister diye krakerden biraz kırıntıyı bir taşın üzerine koyuyorum. Sanki benim evcil hayvanımmış gibi bana çok yaklaşıyor ve krakerleri yiyor. Bana da bu muhteşem resimleri ve videoları çekmek düşüyor tabi. Bu fotoğrafları çekebildiğime hala inanamıyorum. Ne yazık ki profesyonel bir kameram yok. Ama zaten olsaydı cep telefonu ile çektiğim bu fotoğrafları bu hızla çekemezdim. Kuş bana uzunca bir süre poz verdi. Karnı doyduktan sonra yanımdan ayrılırken iyi etmişim gelmişim diye düşündüm.



Evet hiçbir şey birbirine bağlı değil. Yani benim buraya gelişimin bu kuşun resmini çekmemle bir ilgisi yok. Ama kabul etmem gerek muhteşem bir sürpriz oldu. Hala bu resme bakmaktan kendimi alamıyorum. Başımıza ne geliyorsa, ne yapıyorsak aslında tamamen bunun sorumlusu kendimiziz. İşin sırrını buldum. Sikret mikret yok sadece kendi çabalarımız, isteklerimiz, kararlarımız var. Fırsatları da kendimiz yaratıyoruz, sonuçları da kendimiz belirliyoruz.  Tekrar tekrar düşündüğümde o kuşun oraya gelmesinin aslında elimdeki kraker olduğunu fark etmem ve ona da biraz vererek bu fotoğrafları çekmem tamamen benim oluşturduğum yönettiğim bir şey. Buraya gelmem, buraya gelebilmek için yıllardır içimde istek biriktirmem de öyle. İşte işin sırrı kontrolü eline al, her türlü sorumluluğu kabullen, planla, değerlendir, uğraş ve yap. Yıllardır zaten bunu yapardım ama bu şekilde düşünmemiştim şimdi daha iyi anlıyorum. Machu Picchu’ya kadar gelmem gerekiyormuş demek ki bunları düşünmek için.
Machu Picchu bir dünya mirası. Umarım onu en iyi şekilde korumaya devam ederler. 



Burada konuştuğum her turistin hayalinde olan yer. Kimse geçerken uğramamış. Herkes burası için çeşitli değerler atamış ve hayallerini gerçekleştiriyorlar. Buranın halkı için ise turistik bir yerden öteye gitmiyor. Adalılar için Efes ne ise Cusco’lular için burası aynı. Bizim bu kadar gözümüzde büyütmemiz ulaşmanın gerçekten zor, zaman alıcı ve pahalı olmasından kaynaklanıyor. Ulaşılması zor olan hedefler koymak ve onlara ulaşmaya çalışmak, hedeflerin değerini artırıyor. Oysa bu yanımızda, yakınımızda da birçok hedef olabilecek, mutluluk yaratabilecek şeyler var ancak onlara gereken değeri vermiyoruz. İstanbul’da olup bir Topkapı’yı, Boğazı, Ayasofya’yı görmemiş, İstiklal caddesini deneyimlememiş olmak belki de bunlardan bir kaçı . Ya da Paris’te yaşayıp Eifel kulesine nasıl olsa bir ara çıkarım deyip çıkmamak da aynı.
Geldim, gördüm çok da iyi ettim.

Machu Picchu’ya doğru


Sabahın erken saatinde 6:30 da beni almaya gelecekler ve Machu Picchu’ya yolculuk başlayacak. Normal olarak Cusco’dan trenler ile Aguas Calientes (sıcak sular demek – bizdeki karşılığı Ilıca olsa gerek) şehrine gidiliyor. Burada trenden inilip otobüsler ile dağın tepesindeki Machu Picchu’ya çıkılıyor. Ancak son dönemde yağan yağmurlar rayların da kapanmasına yol açan heyelanlar oluşturmuş o yüzden ilk olarak otobüs ile daha uzaktaki bir istasyona gidip trene oradan bineceğiz. Buraya gelirken kullandığım seyahat acentesi bütün otobüs tren ve Machu Picchu giriş biletlerimi halletti. Dün onları teslim almıştım zaten. Yani endişelenecek herhangi bir şey yoktu.
Zaten 15 gündür çok kötü uyuyorum. Saat farkları beni biraz dağıttı. Gece de hiç uyumadım gibi bir şey sabah saatinde kalkıp yüzümü yıkamaya ayna yaklaşırken karşıdan bir yaratığın yaklaşmakta olduğunu gördüm. 


Niye olduğunu hala bilmediğim bir şekilde suratım bu hale gelmişti. Gözlerim inanılmaz şişmiş ve bütün yüzüm Cusco patatesinden hallice bir durum almıştı. Görüşümde biraz bulanma vardı ancak acı ağrı yoktu en azından. Biraz soğuk kompres yaptım belki iner diye ama hayır bir değişiklik olmadı. Machu Picchu’ya ben hazırdım da o bir yaratığın ziyaretine hazır mıydı bilmiyorum. Bu görüntümün üzerinde neredeyse hiç durmadım. Aklımda biraz sonra başlayacağım gezi vardı ne de olsa. Bütün gün en çok istediğim yeri gezecektim.
Kaldığım otelin bir iç avlusu var ve odalar bu avluya bakıyor. Eski bir bina ve ortada şadırvan var. Benim odam da şadırvanın dibinde. Su sesleri ile uyumuştum akşam. 



Sabah yine aynı sesler ile uyandığımda bu şadırvanın 24 saat çalıştığını düşündüm. Giyinip hazırlanıp şadırvanın yanından kahvaltı salonuna gitmeye yeltendiğimde sesin şadırvandan değil tropik yağmurdan geldiğini anladım. Açık havada bir hayal gerçekleştirmek için bu nasıl bir havadır yani? Zaten hava 10 derece bir de yağmurlu ben uzun kollu ne varsa giyindim.





Servis Peru Rail’in tahsis ettiği otobüslere bizi götürdü. 1,5 saat otobüs yolculuğundan sonra tren istasyonuna geldik. Bütün seyahati bu tren ile yapmak çok eğlenceli olurmuş aslında. Trenin tasarımı çok ilginçti ama biraz başka bilgi vereyim.
Cusco 3400 metrelerde ancak Machu Picchu 2800 metrelerde kurulu. Yani Yolculuğumuz sırasında aşağılara doğru ineceğiz. 3400 metrede bir çok şey yetişmiyor. Örneğin ağaç. Perulular uzun araştırmalardan sonra bir cins okaliptüs ağacının yetiştiğini bulmuşlar ve her yere ekmişler ekiyorlar ama yine de büyük bir bölüm çöl. Birçok evcil hayvan da bu yükseklikte yetişmiyormuş başlarda. Onlar da yavaş yavaş uyum sağlamışlar.  Bitki örtüsü alçak seviyelere indikçe çeşitlenmeye başlıyor. Daha önce dediğim gibi 6 ay ıslak 6 ay kuru bir iklime sahip (elektrik süpürgeleri var böyle di mi?) Bu yüzden birçok yerde kaktüs ve eğrelti otlarını yan yana gördüm. Çöl bitkileri ve yağmur ormanı bitkilerinin bir arada yaşadığı yükseklikler var. Gerçekten çok ilginç. Daha önce hiç tanık olmamıştım. Daha aşağılara indikçe bitki örtüsü tamamen yağmur ormanı haline dönüşüyor. 2800 metrelerde artık her türlü bitki ve hayvanın daha rahat yaşayabildiği görülüyor.
Otobüs yolculuğu boyunca yağmur gittikçe azaldı. Hava sıcaklığı yükselmeye başladı. Tren yolculuğu başladıktan sonra güneşi bile gördük. Tren yolculuğu Urubamba nehri ile birlikte aşağı doğru akıyor. Nehir çok güçlü akıyor. Yüksek dağların arasında trenin üst pencerelerinden inanılmaz manzaralar yakalanabiliyor. Tren yolculuğu ilerledikçe herkesin heyecanı yüzlerinden okunuyor. Benim yaratık halim devam ettiği için hala pek okunaklı değilim.

Yolda durduğumuz bir istasyon aynı zamanda Inca Trail yapanların durağı. Hadi bu Inca Trail’de ne olaki diyenler detaylar için googlelasınlar. Kısaca bu istasyondan Machu Picchu’ya kadar 4 gün süren bir kamp+trekking etkinliği. Kullanılan yol ise zamanında Inkaların yaptığı yol.
Tren yolculuğumuz Aguas Caliente’de son buluyor. İnsan bu yolculuk hiç bitmesin istiyor ama varacağımız yerin yarattığı heyecan daha büyük. Değer mi acaba? Aguas Caliente’de üzerinde benim de ismim yazılı bir kağıt tutan bir adam karşılıyor. Adam o kadar küçük ki ilkokul beşe göndersen kimse ne geldin demez. Inka’lar zaten genelde biraz küçükler. Adamın tuttuğu listeden meğerse ben bir gruba dâhilmişim onu anladım. Adamın tek görevi, oradaki birçok diğer isim tutanlar gibi bizi yukarı götürecek olan otobüslere yönlendirmek. 



Aguas Calientes birçok restoranın olduğu Machu Picchu’dan önceki son çıkış yeri. Nehir buradan da geçiyor tabi ki. Artık deniz seviyesine daha yakınız belki şişlerim inmiştir diye bakıyorum biraz iyi gibi sanki. Yağmur da geçti, hatta hava da ısındı. 

E kim tutar beni ver elini Machu Picchu.

14 Mart 2013 Perşembe

Cusco - Şehir Turu


Cusco İspanyollar sayesinde koloniyal bir mimariye sahip. Inca etkileri neredeyse tamamen silinmiş. Ancak şehir dışında ziyaret edilebilecek çeşitli Inca bölgeleri var. Bizim şehir turumuzda ilk olarak iki tane katedral/kilise artık neyse onları gezdik. Pek bir katkısı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sonra ise iki tane Inca harabesine gittik. İspanyollardan kalan kısmı bile muhteşem. Kullanılan taşların büyüklüğü, işçiliği hayran bırakıyor. 










İlk gittiğimiz yerin adı Sacsayhuamán. Sexy woman gibi okunuyor. Cuscolular tarafından bu espriye maruz kalmamak neredeyse imkansız.  Incalar yazı yazmadıkları için bu yapının ne olduğu ile ilgili sadece spekülasyonlar var. Çok acı.







Sonra gittiğimiz yer ise daha küçük bir tapınak. Doğal kaşa oluşumlarının şekillendirilmesi ve yeni taş işçilikleri ile ile yapılmış. Bu  yazıları aslında resimlere yapıştırmayı becersem güzel olacak. Dünya kadar resim ve video çektim ancak buraya sadece birkaç tane koyabiliyorum.
Şehir turunun sonunda her turistin her ülkede götürüldüğü yerlerden birine gittik. Kuşadasında halıya, Mısırda papirüse, Bangkok’da değerli taşlara, Pekinde ipek kumaşlara götürülen turist halkı Cusco’da da kendini Alpaka’dan yapılmış örme malzemelerden kurtaramadı. Nedense resim çekmemişim. Onun yerine mağazadaki kedi köpekle daha çok ilgilendim. Alpakanın kalite farklılıklarından, alpaka diye başka şeyler satıldığından baby alpaka yünü olarak satılanların maybe alpaka olduklarından bahsedildi. Bu maybe alpaka espirisini bir türlü anlamadık sanarak epey bi tekrarladılar.





Peru halkı ırk olarak da inka İspanyol karışımı olmuş ama safkan olan inkalar da var. Qechua diye bir dilleri var ve hala kendi alışkanlıklarını devam ettiriyorlar. Peru ile ilgili gördüğümüz resimlerde folklorik kıyafetleri giyenler genelde inka soyundan geliyorlar. Şehirde geleneksel kıyafetleri ile dolaşan ve yanlarındaki Alpaka ya da Lama ile resim çektirerek para kazananlar var. Bu arada kuzuları da insanlara alpaka yavrusu diye yutturuyorlar.
Şehir turundan sonra tekrar aynı restorana gittim. Restoranda hiç müşteri yoktu. Sadece restoran sahibi ve çocukları vardı. Girdiğimde kendisi ve kızı ağlıyorlardı. Niye olduğunu bilemeyeceğim ama sanki küçük kızın ödevlerini yapıyordu masada ders kitapları defter falan vardı. Beni görünce kendini topladı ve yemeğimi hazırladı. Alpaka yumuşacık bir et. Hazırladığı yemek de çok lezzetliydi.



Sonra doğruca otele döndüm. Sao Paulo’dan Cusco’ya nerdeyse 24 saatte gelmiş hiç uyumamış ve yarım gün şehir turunda durmaksızın dolaşmış olarak ilk gece tabiri caizse bayıldım. Yarın büyük gün Machu Picchu var programda. Hayatım boyunca en çok gitmek istediğim yeri artık görmeme sadece bir gün kaldı ve hiçbir aksilik şu ana kadar olmadı. Yarın da olmayacak biliyorum ama hayal ettiğime değecek mi? Neyi anlamama yardımcı olacak? Bu yerin bende nasıl bir etkisi var? Bütün bunları düşünerek odada bayıldım gittim.

Cusco


Rio’dan Cusco’ya doğru yolculuğumda Sao Paulo aktarmasından sonra Peru’nun başkenti Lima ikinci aktarma noktası. Uçak saatleri nedeniyle Lima havaalanında en az 6 saat bekleyeceğim ve bu da tam geceye denk geliyor. Yani otel yerine havaalanı L. Neyse vardık Lima’ya indik uçaktan. Tam pasaport sırası bendeyken, arka taraftaki polis odalarından birinde bir arbede oldu ve içinde birisi çıkıp koşmaya başladı arkasından da polisler kalabalıkta İspanyol tahminen yakalayın diye bağırmaya başladılar. Bulunduğumuz salondan kovalamaca dışarıda devam etti seslerini duyuyorduk. Bu arada benim pasaport kontrolüm sonuçlandı, ben tam çıkarken polisle adamı yakalayıp kelepçelemişler tekrar odaya doğru geri getiriyorlardı. Peru ile ilgili ilk pasaport anım bu ve son olmayacaktı.
Sabahın köründe Lima havaalanının çeşitli bölümlerinde bir gece geçirdikten sonra, Cusco’ya vardım.


Önce Cusco ile ilgili biraz bilgi vereyim. Cusco 3400 m’lerde kurulmuş bir şehir. Inca imparatorluğunun başkenti. Güney Amerika boyunca uzanan And dağlarında hüküm sürmüş olan Inkalar en iyi zamanlarını Cusco devrinde yaşamışlar. Tamamen dağlarda kurulmuş bir imparatorluk. Güney Amerika’nın pasifik kıyıları çöl, Atlantik kıyıları yağmur ormanları olduğu için kendilerine en uygun yer olarak dağları seçmişler. İki kıyıda da hastalık, lojistik, yamyamlık gibi farklı sorunlar ile karşılaşmışlar.  Cusco’da birçok Inka eseri var. Aslında çok daha fazla olması gerekiyormuş. 1500’lü yıllarda İspanyol’lar bölgeyi işgal ettikten sonra halkı katolikleştirmiş, bütün binaları yıkıp çıkan taşlardan kiliseler ve saraylar inşa etmişler. İspanyol ve Inka halkları kaynaşıp bugünkü Peru’yu oluşturmuşlar. Farklı kişiler bu birleşmeyi farklı anlatıp farklı yorumluyor. Tarih sadece İspanyollar tarafından yazılmış. Inkaların yazısı ve alfabesi yok. Bu kısmı hala anlayabilmiş değilim.
İlk gün hiç uyumamış olarak Cusco’da bir şehir turum var. Sabah 10 gibi seyahat acentesine yürüyerek gittim ve biraz şehri görme şansım oldu. Bu cümlede çok ciddi bir durum var aslında. 3400 metrede oksijen azlığı nedeniyle yürümek bile güçleşiyor. Kimisi hiç alışamıyormuş. Benim alışmam öğleden sonrayı buldu. Bu yükseklik sendromuna en iyi gelen şey ise Coca bitkisinden yapılan çayı içmek ya da yapraklarını çiğnemek. Ben çayını içtim bol miktarda. Ne kadar yararı oldu bilmiyorum. Coca bitkisi bu arada kokainin yapıldığı bitki. Doğal yaprak hali ile bir zararı yok tersine içindeki bazı alkoloidlerin yararı çok. Bu konuyu internete bırakıyorum.
Şehir turundan önce biraz daha şehri turlamaya vaktim var. Bir de öğlen yemeği yesem iyi olur. Seyahat acentesindeki arkadaşlardan (hemen arkadaş olduk tabi) önerileri aldım. İlk olarak para bozdurup yemeğe gideceğim. Bir de buranın yerli pazarı var (San Pedros) ama vaktim kalmaz yetişemezmişim.
İlk olarak önerdikleri restorana gittim. Onlara turistik bir şey istemiyorum yerel yemek istiyorum demiştim. Beni içeride sadece 5 tane masa ve 10 sandalyenin olduğu küçücük bir restorana gönderdiler. Seledonia’s. İspanyolcamı niye geliştirmedim hola dan öteye gidemedim bilmiyorum. Restoran sahibi bir kadın 3 tane çocuğu var. Restoranın ismi kendi ismi zaten. 















Çocuklardan en küçüğü 1,5 aylık ve düzenli olarak emzirmesi gerekiyor. Kafa göz yara yara anlaştık. Yemeği orada taze olarak hazırlıyor. Özel soslu tavuk patates falan. Yemek masama geldiğinde inanamadım. Bu yerden böyle bir sunum ve böyle bir lezzet beklemiyordum. Bu arada bu yazı uzadıkça uzar. O kadar çok şey var ki. Kendim unutmamam için bir an evvel yazmam gereken. Menüde gözüme çarpan bir şey daha vardı. Alpaka. Bu hayvancıklar yünleri nedeniyle çok seviliyorlar. Zaten kendileri de çok sevimli. Bir cins Lama. Yanımda niye Türk yoktu ki sanki. Ne güzel dal gibi olanlarına Dallama, sap gibi olanlarına da Sallama denir esprisi yapardık. Son derece sakin iyi huylu ve evciller ama tükürme huyları var. Bu konuya geliriz sonra. Bu alpaka yemeğinden de tatmak istedim ama hem zamanım yoktu hem de yiyecek yerim. Şehir turundan sonra yeniden geleceğimi ve alpaka yiyeceğimi kadıncağıza anlattım. Artık ne anladı bilmiyorum ama akşam gittiğimde çok şaşırdı.
Öğlen yemeğinden sonra şehir turuna kadar yarım saat kadar zamanım vardı. Bu süreyi San Pedro pazarına giderek değerlendirdim. 







Çok renkli değildi ama yine de genel bir fikir veriyor. Tepsi büyüklüğünde ekmekler, kaşar çedar karışımı peynirler var.  Her sabah yiyorlarmış. Sabah havaalanından otele gelirken sokaklarda sattıklarını görmüştüm zaten. Bir de binbir çeşit mısır var. Onların da fotoğrafını çekmemişim. Farklı renklerde ve büyüklüklerde mısır ve patates yöre halkının en fazla ürettiği ve tükettiği sebzeler diycem ama dilim varmıyor tabi. Pazarda kurutulmuş et olduğunu anladığım garip şeyler satılıyordu. Taze et ve tavuk da tamamen açıkta satılıyor.
Cusco aslında tropikal bir iklim bandında olmasına rağmen dağlarda olduğu için biraz daha farklı. Sadece yağmurlu ve kuru zaman olarak ikiye ayrılıyor. Hava sıcaklığı geceleri 5 derece ye kadar düşerken gündüzleri 22lere kadar çıkabiliyor. Şu anda yağmur zamanını yaşıyorlar. Onlar için bolluk bereket demek. 21 marttan itibaren kuru zaman başlıyor olacak. Hava daha çok ısınacak ama gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı -5 ila +35 arasında olacak. İnsan cennet vatanım diyor tabi.