14 Mart 2013 Perşembe

Cusco


Rio’dan Cusco’ya doğru yolculuğumda Sao Paulo aktarmasından sonra Peru’nun başkenti Lima ikinci aktarma noktası. Uçak saatleri nedeniyle Lima havaalanında en az 6 saat bekleyeceğim ve bu da tam geceye denk geliyor. Yani otel yerine havaalanı L. Neyse vardık Lima’ya indik uçaktan. Tam pasaport sırası bendeyken, arka taraftaki polis odalarından birinde bir arbede oldu ve içinde birisi çıkıp koşmaya başladı arkasından da polisler kalabalıkta İspanyol tahminen yakalayın diye bağırmaya başladılar. Bulunduğumuz salondan kovalamaca dışarıda devam etti seslerini duyuyorduk. Bu arada benim pasaport kontrolüm sonuçlandı, ben tam çıkarken polisle adamı yakalayıp kelepçelemişler tekrar odaya doğru geri getiriyorlardı. Peru ile ilgili ilk pasaport anım bu ve son olmayacaktı.
Sabahın köründe Lima havaalanının çeşitli bölümlerinde bir gece geçirdikten sonra, Cusco’ya vardım.


Önce Cusco ile ilgili biraz bilgi vereyim. Cusco 3400 m’lerde kurulmuş bir şehir. Inca imparatorluğunun başkenti. Güney Amerika boyunca uzanan And dağlarında hüküm sürmüş olan Inkalar en iyi zamanlarını Cusco devrinde yaşamışlar. Tamamen dağlarda kurulmuş bir imparatorluk. Güney Amerika’nın pasifik kıyıları çöl, Atlantik kıyıları yağmur ormanları olduğu için kendilerine en uygun yer olarak dağları seçmişler. İki kıyıda da hastalık, lojistik, yamyamlık gibi farklı sorunlar ile karşılaşmışlar.  Cusco’da birçok Inka eseri var. Aslında çok daha fazla olması gerekiyormuş. 1500’lü yıllarda İspanyol’lar bölgeyi işgal ettikten sonra halkı katolikleştirmiş, bütün binaları yıkıp çıkan taşlardan kiliseler ve saraylar inşa etmişler. İspanyol ve Inka halkları kaynaşıp bugünkü Peru’yu oluşturmuşlar. Farklı kişiler bu birleşmeyi farklı anlatıp farklı yorumluyor. Tarih sadece İspanyollar tarafından yazılmış. Inkaların yazısı ve alfabesi yok. Bu kısmı hala anlayabilmiş değilim.
İlk gün hiç uyumamış olarak Cusco’da bir şehir turum var. Sabah 10 gibi seyahat acentesine yürüyerek gittim ve biraz şehri görme şansım oldu. Bu cümlede çok ciddi bir durum var aslında. 3400 metrede oksijen azlığı nedeniyle yürümek bile güçleşiyor. Kimisi hiç alışamıyormuş. Benim alışmam öğleden sonrayı buldu. Bu yükseklik sendromuna en iyi gelen şey ise Coca bitkisinden yapılan çayı içmek ya da yapraklarını çiğnemek. Ben çayını içtim bol miktarda. Ne kadar yararı oldu bilmiyorum. Coca bitkisi bu arada kokainin yapıldığı bitki. Doğal yaprak hali ile bir zararı yok tersine içindeki bazı alkoloidlerin yararı çok. Bu konuyu internete bırakıyorum.
Şehir turundan önce biraz daha şehri turlamaya vaktim var. Bir de öğlen yemeği yesem iyi olur. Seyahat acentesindeki arkadaşlardan (hemen arkadaş olduk tabi) önerileri aldım. İlk olarak para bozdurup yemeğe gideceğim. Bir de buranın yerli pazarı var (San Pedros) ama vaktim kalmaz yetişemezmişim.
İlk olarak önerdikleri restorana gittim. Onlara turistik bir şey istemiyorum yerel yemek istiyorum demiştim. Beni içeride sadece 5 tane masa ve 10 sandalyenin olduğu küçücük bir restorana gönderdiler. Seledonia’s. İspanyolcamı niye geliştirmedim hola dan öteye gidemedim bilmiyorum. Restoran sahibi bir kadın 3 tane çocuğu var. Restoranın ismi kendi ismi zaten. 















Çocuklardan en küçüğü 1,5 aylık ve düzenli olarak emzirmesi gerekiyor. Kafa göz yara yara anlaştık. Yemeği orada taze olarak hazırlıyor. Özel soslu tavuk patates falan. Yemek masama geldiğinde inanamadım. Bu yerden böyle bir sunum ve böyle bir lezzet beklemiyordum. Bu arada bu yazı uzadıkça uzar. O kadar çok şey var ki. Kendim unutmamam için bir an evvel yazmam gereken. Menüde gözüme çarpan bir şey daha vardı. Alpaka. Bu hayvancıklar yünleri nedeniyle çok seviliyorlar. Zaten kendileri de çok sevimli. Bir cins Lama. Yanımda niye Türk yoktu ki sanki. Ne güzel dal gibi olanlarına Dallama, sap gibi olanlarına da Sallama denir esprisi yapardık. Son derece sakin iyi huylu ve evciller ama tükürme huyları var. Bu konuya geliriz sonra. Bu alpaka yemeğinden de tatmak istedim ama hem zamanım yoktu hem de yiyecek yerim. Şehir turundan sonra yeniden geleceğimi ve alpaka yiyeceğimi kadıncağıza anlattım. Artık ne anladı bilmiyorum ama akşam gittiğimde çok şaşırdı.
Öğlen yemeğinden sonra şehir turuna kadar yarım saat kadar zamanım vardı. Bu süreyi San Pedro pazarına giderek değerlendirdim. 







Çok renkli değildi ama yine de genel bir fikir veriyor. Tepsi büyüklüğünde ekmekler, kaşar çedar karışımı peynirler var.  Her sabah yiyorlarmış. Sabah havaalanından otele gelirken sokaklarda sattıklarını görmüştüm zaten. Bir de binbir çeşit mısır var. Onların da fotoğrafını çekmemişim. Farklı renklerde ve büyüklüklerde mısır ve patates yöre halkının en fazla ürettiği ve tükettiği sebzeler diycem ama dilim varmıyor tabi. Pazarda kurutulmuş et olduğunu anladığım garip şeyler satılıyordu. Taze et ve tavuk da tamamen açıkta satılıyor.
Cusco aslında tropikal bir iklim bandında olmasına rağmen dağlarda olduğu için biraz daha farklı. Sadece yağmurlu ve kuru zaman olarak ikiye ayrılıyor. Hava sıcaklığı geceleri 5 derece ye kadar düşerken gündüzleri 22lere kadar çıkabiliyor. Şu anda yağmur zamanını yaşıyorlar. Onlar için bolluk bereket demek. 21 marttan itibaren kuru zaman başlıyor olacak. Hava daha çok ısınacak ama gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı -5 ila +35 arasında olacak. İnsan cennet vatanım diyor tabi.

Hiç yorum yok: